24 Nisan 2013 Çarşamba

EKLEMLERİ NEDEN AMELİYATSIZ TEDAVİ ETMEK ÇOK FAYDALIDIR

VÜCUDUMUZDAKİ KAS İSKELET SİSTEMİMİZİN SORUNLARININ ÇÖZÜMÜNDE; UYGULANAN BİRÇOK CERRAHİNİN KISA VE UZUN DÖNEM OLUMSUZLUKLARI VARDIR. ÖRNEĞİN; KAPALI YÖNTEMLE YAPILAN DİZ CERRAHİSİ (ARTROSKOPİ) SONRASI OLUŞAN KİREÇLENMELER, AÇIK VE KAPALI (LAZERLE) YAPILAN BEL FITIĞI AMELİYATLARINDAN SONRA TEKRAR OLUŞAN FITIKLAR VE KİREÇLENMELER, DİZE TAKILAN PROTEZLERİN KIRILMASI+KISITLI ÖMÜRLÜ OLMASI+ENFEKSİYON K...APMASI GİBİ ÖRNEKLER ÇOK ARTTIRILABİLİR. AYNI ZAMANDA TEDAVİDE KULLANDIĞIMIZ BİRÇOK KİMYASALLARIN ÖZELLİKLEDE AĞRI KESİCİLERİN ÇOK FAZLA OLUMSUZLUKLARI VARDIR, TABİKİ İHTİYAÇ OLUNCA ANTİBİYOTİK GİBİ KİMYASALLARI KULLANMALIYIZ FAKAT GEREKSİZ KULLANILAN ÇOK FAZLA İLAÇ VARDIR, GÜNÜMÜZDE HER BİREYİN ELİNDE BİRTORBA İLAÇ BULUNMAKTADIR.
VÜCUDUMUZDAKİ BİRÇOK RAHATSIZLIĞIN VÜCUDUMUZUN İYİLEŞTİRME MEKANİZMALARI TARAFINDAN ONARILAMAMASININ SEBEBİ; KRONİK AŞINMA VE BUNA BAĞLI KANDOLAŞIMINDAKİ AZALMADIR. UYGULADIĞIMIZ DOKU YENİLENMESİ YÖNTEMİNİN TEMELİNDE; AŞINMIŞ DOKULARDAKİ KAN DOLAŞIMINI ARTTIRMAK VE BUNU ÇOK PRATİK OLARAK TEK SEANSTA YAPMAK VARDIR, BU İŞLEM SONRASI VÜCUDUMUZ İYİLEŞTİRME MEKANİZMASI VE DOKU OLUŞTURMA KABİLİYETİYLE, AŞINMIŞ DOKUYU YENİLEMEKTEDİR.

Sağlığınızı Koruyun İyi Ama Nasıl?

Günümüzde ihmal ediliyor olsa da hekimliğin temeli ve başarısının ölçüsü olması gereken alan koruyucu (preventif) tıptır. Hekimler, hastaları tedavi etmek için harcadıkları çabanın çok daha fazlasını hastalanmalarını engellemek konusunda harcamalıdırlar.

Ne yazık ki, tıbbın gösterdiği teknolojik ve farmakolojik gelişmeye rağmen hem akut hem de kronik hastalıkların sıklığının gün be gün arttığını görüyoruz. Sağlık Bakanlığı'nın verilerine göre Türkiye'de 15 milyon Hipertansiyon, yaklaşık 10 milyon Diyabet, 10 milyon Depresyon hastası var. Yakın çevrenizde kime sorsanız bir hastalığından şikayet ediyor. Bayanların ortalama menopoza girme yaşı her yıl biraz daha genç yaşlara kayıyor. Osteoporoz ilaçları, menopoza girmiş her kadının kullandığı bir şekerlemeye dönüştü. Türkiye'de her yıl 50.000 insan kanserden dolayı ölüyor. Antidepresan ilaçlara başlama yaşı artık ilkokullar hatta anaokulları seviyesinde…

Peki neden?

Çünkü; insan doğasına aykırı evlerde yaşıyor, insan biyolojisi üzerindeki olumsuz etkileri ispatlanmasına rağmen hala klorlu sular içiyor, toprağa dokunmadan bir gecede serada üretilmiş sebzeleri yiyor, yiyeceklerimizle bolca zararlı kimyasallar ve tarım ilaçları alıyor, en ufak bir ağrıda kimyasal ilaçlara sarılıyoruz…

 

Lüks arabalarımızdan dolayı yürümeyi unuttuk, hızlı asansörlerimiz varken merdiven çıkmaya ne gerek var..? Çıplak ayakla en son ne zaman toprağa bastığımızı düşündüğümüzde çocukluk yıllarımıza gidiyoruz…

 

Stres artık yaşamımızın olmazsa olmazı… Sürekli bir koşuşturmaca halindeyiz. Yarışı hep birinci bitirmek için paralıyoruz kendimizi. İkinciliğe tahammülümüz yok. Karnemizin yıldızlı aferinlerle dolu olması için oyun oynamayı unuttuğumuzu bile fark edemiyoruz…

 

Artık şu gerçeğin farkına varmalıyız: “İnsan, psikososyal bir biyolojik varlıktır”. Onun sadece biyolojik yönünü ele aldığımızda, sonuç “insan” kavramından uzaklaşmak olacaktır. Bu mantık düzleminde yapılan tedavi de bir makineyi tamir etmekten farksız, rutin, ruhsuz bir işleme dönüşecektir.

 

Burada tıbbın anlamı da genişlemiş oluyor: Doğkırmızı yollarla bile olsa, aktar mantığıyla “şu hastalığı tedavi etmek için bu bitkiyi kaynat iç” gibi bir öneriyi kabul edilebilir olarak görmüyorum. 30 metre üzerinden 300.000 voltluk yüksek gerilim hattı geçen bir evde yaşayan çocuğun epilepsi hastalığının hangi yöntemle olursa olsun o evden uzaklaştırılmadıkça tedavi edilemeyeceği daha baştan belli değil midir?

Ne yapmalıyız..?

Herşey ilk adımla başlar…

 

Hepimiz başımızı iki elimizin arasına alıp kötü bir son durağa giden bu otobüsten kendimizi nasıl dışarı atabileceğimizi düşünmeliyiz. Herkesin kendince yapabileceği çok şey var. İlkokula giden çocuğunuza cep telefonu almamak gibi mesela… Mesela pazarda alışveriş yaparken süslü lambalar altında parlayan domatesleri değil bir köşeye oturmuş köylü teyzenin sepette sattığı albenisiz domatesleri almak gibi… Arabanızı evinizden iki sokak öteye park etmek ya da iş dönüşü evinizden iki durak önce otobüsten inip yürümek ve asansör kullanmamak gibi… Başağrınız olduğunda ağrı kesici ilaç almak yerine nane yağıyla şakaklarınıza masaj yaptırmak gibi… Gripal enfeksiyona yakalandığınızda tedavide bir etkinliği olmadığını bile bile antibiyotik kullanmak yerine her evde bulunan bitkisel çaylardan istifade etmek gibi… Uyku ilacı almaktan kaçınarak şerbetçiotu çayı içip yastığınızın altına küçük bir de mıknatıs koyarak yatmak gibi…

 

Herşey ilk adımla başlar…

 

İlk adımı atmak isteyenler için bu böyledir…

Kronik Ağrılı Hastalıklar ve Gıda Duyarlılığı

 

Gündelik olarak yediğimiz, doğkırmızı ve sağlıklı olduğunu düşündüğümüz birçok yiyecek, bedenimizin savunma mekanizmalarını uyararak olumsuz etkiler yaratabilmektedir.

 

Gıda Duyarlılığı ve Hastalıklarla İlişkileri

Gündelik olarak yediğimiz, doğkırmızı ve sağlıklı olduğunu düşündüğümüz birçok yiyecek, bedenimizin savunma mekanizmalarını uyararak olumsuz etkiler yaratabilmektedir. Gıda duyarlılığı, belirli besinlerin yeterince sindirilemeyince ortaya çıkan yapıtaşı moleküllerine karşı bedeninizin savunma mekanizmasının uyarılması reaksiyonudur. Bu durum, sürekli aynı, uyarı ile daha da şiddetlenir. Savunma mekanizmasının olumsuz tepkileri "Gıda Duyarlılığı" olarak isimlendirilir ve vücutta birçok kronik(süregelen) şikayetlere neden olur. Gıda duyarlılığı tedavi edilemezse süregelen(kronik) hastalıklar ortaya çıkar. Alerjen uyarılara savunma mekanizmasının verdiği yanıt sonucu bedenimizde çok miktarda zararlı-toksin ortaya çıkar. Bu zararlı toksinlerin temizlenmesi kapasitemizi aşmaya başlar ve vücudumuzda birikir. Biriken zararlı-toksik maddeler dokularda sinir sitemimizi uyararak süregelen ağrı ve kronik hastalıklara neden olur.

Gıda Duyarlılığı, gıda alerjisi ile karıştırılmamalıdır. Her iki durum da savunma sistemimizin bir tür karşı koyma tepkisidir. Fark, Gıda Duyarlılığına IgG, gıda alerjisine IgE antikorlarının aracılık etmesidir. Gıda alerjisi  az kişide ve az adetda gıdaya karşı görülür. Kısa sürede ciddi şikayetlere neden olur.  Alerjinin belirtileri  çok hızlı ve alevlenmiş olarak geliştiğinden kişinin kendisi de  o gıdaları, dikkat ederse belirleyebilir ve o gıdalardan uzak durur. Örneğin, süte alerjisi olan kişiler, süt içeren gıdayı tükettikten yaklaşık bir saat sonra ciddi solunum sıkıntısına girer, çarpıntı ve terleme buna eşlik eder. Bu durumu bir kere yaşayan kişi o gıdalardan zaten artık uzak durarak bedenini korur.

Gıda Duyarlılığında yediğimiz yiyeceklerin olumsuz etkisi 8-72 saat arasında çıkmaya başlar. Gün içinde birçok yiyecek yendiği için, yaşanılan sorunun gıdadan kaynaklı olduğu insanların aklına pek gelmez. Gelse de hangi gıdadan olduğunu belirlemesi oldukça zordur. Örneğin, sabah kahvaltıda yumurta yemiş sonra geceye kadar farklı gıdalar tüketmiş birini düşünelim. Gece yatmadan ya da ertesi sabah ortaya çıkmış bir barsak sorununun sebebinin, sabah yemiş olduğu yumurta olduğunu kimse düşünmez. Bu durumu bir hekim dahi ayırt edemez.

Yiyeceklerin yenmesi sindirilmesi ve zararlı kısımlarının bedenimizden atılması arasındaki süreçte, besinler sürekli bir sindirilme ve parçalanma işlemlerine uğrarlar. İlk olarak ağızda parçalanmaya başlayan besinler, daha sonra mide asitleri ve hareketleri ile belli bir kıvama gelir ve barsağa geçerler. Barsakta, safra kesesi ve pankreastan gelen çeşitli sindirim enzimlerinin etkisiyle bu yiyecekler en küçük parçalara yani yapıtaşı molekülleri olan aminoasitlere kadar ayrıştırılırlar. Sindirilmiş yapıtaşı molekülleri; lenfatik sistem sıvısına ardından toplardamarlardaki kana karışarak karaciğere ulaşır. Karaciğerde işlemlerden geçerek gerekli organlarda kullanılmak üzere vücuda dağıtılırlar.

Vücudumuzda çeşitli enzimlerin yetersiz veya kalitesinin düşük olması; barsak florasında(yararlı mikroplar) bozukluklar veya diğer barsak hastalıkları, yiyeceklerin barsakta sindirilmesini zorlaştırır. Proteinlerin, aminoasitlere kadar parçalanması engellenmiş olur. Bu aminoasitler lenfatik sisteme ve kana parçalanmadan geçerler. Lenfatik sistem vücudun ilk ve en temel savunma mekanizmasıdır. Bu savunma sistemi, iyi sindirilmemiş yiyeceklere yabancı bir madde gibi davranır ve savunma sistemini harekete geçirerek saldırır.

Savunma hareketi sonucu bedenimizde ciddi reaksiyonlar ve yan etkiler oluşur. Bedenin savunma maddelerinin kan düzeyleri artar. Bu zararlı-toksik maddelerin bedenimizden uzaklaştırılması yada zararsız hale getirilmesi gerekir. Bu zararlı-toksik maddelerin zararsız hale getirilmesinde başta karaciğer olmak üzere, böbrek, akciğer, cilt büyük görev alır. Ancak sürekli zararlı- toksik madde oluşumu sonucu bu organlarımızın kapasiteleri aşılır. Bu aşılma sonucunda zararlı-toksik madde birikmeye başlar. Bu zararlı-toksik maddelerin birikmesi arttıkça sinir sistemimizi uyararak çeşitli belirtilere neden olurlar. Bu durum, doku ve organ kaybına neden olmadan önce, geleneksel laboratuar ve görüntüleme yöntemleri ile belirlenemediği için anlamlandırılamayan çeşitli şikayetler oluşturur. Halsizlik, yorgunluk, uykusuzluk, sindirimin yavaşlaması, gaz, şişkinlik, reflü gibi kesin tanı konulamayan, yeterince tedavi edilemeyen rahatsızlıklara yol açar.

Kişinin sindirilemeyen gıdayı, bilmeden sürekli tüketmesi durumunda bu savunma mekanizması ve savunma elemanları, zararlı-toksik madde üretimine devam ederek bedene zarar vermeye başlar. Süregelen, adı konulamayan veya ancak ilerlediğinde tanı konulan birçok kronik hastalık gelişmeye başlar.

Gıda duyarlılığının, zararlı-toksik maddeler üzerinden süregelen(kronik) rahatsızlıkların oluşmasında büyük bir etken olduğu kabul edilmektedir. Kronik hastalıklar, genel olarak immun sistemin, ilgili gıdalara karşı reaksiyon vermelerinden kaynaklanmaktadır. Kronik hastalıkların, kadınları erkeklere oranla iki kat daha fazla etkilediği tespit edilmiştir. Gıda duyarlılığı kadınlarda daha sık rastlanmakta ve sindirim sisteminde birçok şikayete, hastalığa sebep olmaktadır.

Bunların başlıcaları; şişmanlık, kilo verememe, irritabl barsak sendromu, barsak gazı, karın şişkinliği, kabızlık, ishal, ağızda yaralar, üst karın ağrıları, mide krampları, reflü, barsakların süregelen hastalıkları, iltihabi barsak hastalıkları, kolitdir.

Sindirim sistemi dışında ise cilt problemlerine (örn. sivilceler, lekeler, kaşıntı, dermatitler, egzamalar, sedef, cilt alerjileri vs.), sellülit, romatizmal eklem hastalıklarına, romatolojik yumuşak doku hastalıklarına, süregelen farenjite, sık sık nezle gribe yakalanmaya, astım gibi üst solunum yolu mukozası hastalıklarına, sabahları kalkamama, sürekli yorgunluk, depresyon, uyku bozukluklarına, baş ağrısına, migrene ve tedavi edilemeyen ağrılara neden olur.

Araştırma sonuçları açıkça ortaya koymuştur ki, severek yediğimiz ve organik, doğkırmızı, yararlı zannettiğimiz bir gıda, yıllarca bize büyük rahatsızlıklar yaşatmış olabilir.

Görülüyorki; klasik muayene ve laboratuar-görüntüleme yöntemleri ile hekimler tarafından nedeni ortaya konamayan, sürekli ilaç kullanmamıza sebep olan ve tüm ilaçlara rağmen istenilen düzeyde iyileşmeyen hastalıkların temelinde “Gıda Duyarlılığı”yatabilir. 
“Gıda Duyarlılığı”nın saptanması ve tedavi sürecinin başlaması, nedeni saptanamamış ve sürekli ilaç kullanılması gereken birçok hastalığa iyileşme umudu olmuştur.

Gıda Duyarlılığı Testleri

Test için 2-3 ml venöz damardan kan örneğine ihtiyaç duyulmaktadır. Kanda gıdalara karşı oluşmuş Ig G antikor ölçümleri yapılır ve çok adetda (200-250) gıdaya karşı, vücudumuzun savunma mekanizması tarafından oluşturulmuş antikorlar saptanır. Ig G antikorlar kapiller kanda % 45 oranında kayba uğrarlar, bu nedenle kapiller(parmaktan alınan) kandan yapılan ölçümler % 40 yanılmayla ölçüm yapar. Ölçümlerin venöz kandan yapılması daha dogru sonuçlar vermektedir.
 

Gıda duyarlılığı yanında, buna neden olabilecek bozuklukların tespiti önemlidir. Böylece gıda duyarlılığı nedeniyle kısıtlanan beslenme rejimlerinden daha kısa sürelerde ve kalıcı olarak kurtulmak mümkün olmaktadır.

Özellikle sindirimin yetersizliği ve barsaklardaki flora bozukluğu gıda duyarlılığına neden olmaktadır. Barsaklardaki maya mantarının artmış olması da gıda duyarlılığını arttırmaktadır. Gıda duyarlılığının tedavi edilmemesi, sonuçta; organ bozukluklarına (disfonksiyonlar), metabolik latent asidoz, hormonal disfonksiyon, ağır metal birikimi gibi birçok kronik hastalığa neden olacak sorunlara sebep olmaktadır.

Gıda duyarlılığının yıllardır devam ettiği düşünülürse; önceden şikayet oluşturmayan durumlar, bedenin çeşitli sistemlerinde bozukluklar yaptıktan sonra şikayetler oluşturmaktadır. Bu, vücudun dokularındaki zararlı-toksik maddelerin yani asiditenin artması sonucunda gelişmektedir. Bunun en belirğin örneği; dokulardaki asiditenin artması sonucunda,  teşhisin zor konulduğu ve yeterince tedavi edilemeyen romatizmal ağrılı kas-eklem-iskelet sistemi hastalıklarının ortaya çıkmasıdır.

Bazı hormonal bozuklukların temelinde de gıda duyarlılığı yatabilmektedir. Mutluluk hormonu olarak da bilinen Serotonin'in %70'i barsaklardan salgılanmaktadır. Gıda duyarlılığı durumunda Serotonin yeterince salgılanamamaktadır. Hormon düzeyleri yeterli olmasına rağmen hormonların hücre üzerindeki algılayıcılarının azlığı veya bozukluğu da hormonal bozukluk şikayetlerine sebebiyet verdiği, araştırmalarla ortaya konmuştur.  Hormonal disfonksiyonlar ilk olarak kronik yorgunluk sendromu olarak isimlendirilen sürekli bir yorgunluk, halsizlik, mutsuzluk, alınganlık şikayetleriyle karakterize tabloyu oluşturmaktadır. Bu hastalık şikayetleri üzerine serotonin hormonunun etkisi çok büyüktür. Gıda duyarlılığı yaşayan bir barsakta serotonin salgılanması bozulmaktadır.

Modern yaşam içinde sadece besinleri değil besinlerle birlikte kimyasalları da yiyeceklerle alıyoruz. Bu kimyasal maddeler içinde bedenimizin tanımadığı ve baş edemediği moleküler yapıtaşları vardır. Bu zararlı yapıtaşları bedenimiz tarafından tanınamadığı için zararsız hale getirilememekte ve atılamamaktadır. Bu durumda bu maddeler bedenimize zarar verir duruma gelmektedir. Bu yapıtaşı moleküllerin arasında bedenimize en çok zarar veren kimyasalların başında; ağır metaller gelmektedir. Ağır metaller nefes ile solunum yolundan veya aşılar-ilaçlar yoluyla tedavi amaçlı  bedenimize girmektedir.  Bedenimize yabancı olarak dışarıdan giren, savunma sistemimizin tanımadığı ve baş edemediği bu ağır metaller, dokularımızda birikmektedir. Bu metal birikmeleri, klasik muayene veya laboratuar-görüntüleme teknikleri ile saptanamaz.

Ağır metal birikmeleri açıklanamayan ve başta kanser olmak üzere yeterince tedavi edilemeyen birçok hastalığın ortaya çıkmasına sebep olur. Yapılan yoğun, ağır ilaç ve büyük cerrahi operasyonlara rağmen, hastalıklar durdurulamaz. Oysa hastalığa ve tedavilerin başarısızlığına sebep olan, dokulara çökmüş ağır metaller olabilmektedir. Ağır metal yüklenmesi gıda duyarlılığına da neden olabilmektedir. Özellikle katkı maddeli, işlenmiş ve paketlenmiş gıdalarda çok miktardaki zararlı-toksik maddelere ilave olarak ağır metallerde yer almaktadır. Bunların dikkatli tüketilmesinde yarar vardır.

Sonuç olarak herhangi bir “Gıda Duyarlılığı Testi” ile sadece gıda duyarlılığını saptayıp beslenme rejimlerini belirleyebilirsiniz. Ancak beslenme planı bozulduğunda şikayetler tekrar olabilmektedir. Bu durumda beslenme planına çok uzun süre devam etmek gerekmektedir. Oysa gıda duyarlılığına sebep olan nedenleri de tespit etmek ve tedavi etmek gerekmektedir. Beslenme planınızın yanında, nedenlerin tedavisi ile sağlığınıza daha kısa sürede ve kalıcı olarak kavuşabilirsiniz. Gıda duyarlılığında, temel nedenin tedavisinin sağlanması ile de beslenme planlarının kullanımı 3-6 ay süreden sonra tamamen bırakılabilecektir.

Gıda duyarlılığı testlerindeki gıda adetsının 200-250 düzeylerinde olması, besin planlarının daha kolay yapılabilmesini sağlayacaktır. Sonuçta bu durum beslenme planına uyumu artırarak tedavi başarısını da  arttırmaktadır. Gıda duyarlılığı tedavisinde beslenme planı kadar gıda duyarlılığına neden olan etkenlerin ortadan kaldırılması da gerekmektedir.

Günümüzde kullanılan check-up olarak yaptırdığımız geleneksel laboratuvar ve görüntüleme testleri organlarımızda ciddi hücre, doku hasarı olduğunda gösterebilmektedir. Bu durumlarda organı veya hücreleri kurtarmak çok zor olmakta, sürekli ilaç kullanmak zorunda kalınmaktadır.

Oysa, gıda duyarlılık testleri gibi özel testlerle organlardaki bozuklukların düzeltilebilir düzeyde saptanması sağlanmış olmaktadır. Böylece hastalık oluşmadan önlemler alınmış, korunma sağlanmış olacaktır.

Gıda Duyarlılığı ve Ağrılı Kronik Hastalıklar

Gıda duyarlılığı sonucu oluşan savunma(immün) sisteminin elemanları, dokularımızda ciddi enflamasyonlara ve zararlı-toksik madde birikimine neden olur. Böylece zaman içinde immün sistem kaynaklı enflamatuvar hastalıklara davetiye çıkarırlar. İmmün enflamatuvar hastalıkların tanısı ise oldukça zordur. Tanısı konduktan sonraki süreçte geleneksel tıp nedene yönelik tedaviler yerine, immün sisteminizi baskılayacak tedaviler uygulamaktadır.

Bu hastalıkların tanıları konana kadar geçen sürede bedenimiz durumunun bozukluğunu bize çeşitli şikayet ve ağrılı durumlarla anlatmaya çalışır. Biz bedenimizi dinlemez, nedene yönelik tedavilerimizi yaptıramazsak adı konulamayan; sürekli ilaç kullanmak zorunda kaldığımız ağrılı hastalıklarla yaşamaya başlarız.

Tedavilerimiz nedene yönelik olarak yapılmaz immün sistemin tepkilerini baskılama yoluyla yapılmaya çalışılırsa başarısızlık kaçınılmaz olacaktır. Bir süre geçici olarak şikayetler azalacak ama hiçbir zaman geçmeyecektir. Bir süre sonra daha güçlü baskılayıcı ilaçlar kullanmak zorunda kalınacaktır. Ancak tedavilere rağmen hiçbir zaman istenilen düzeyde bir rahatlık sağlanamamaktadır.

Oysa alerjik zeminde gelişen otoimmün hastalıkların temelinde dokularımızda biriken reaksiyonlar sonucu oluşan zararlı-toksik maddelerin birikmesi vardır. Bu zararlı-toksik maddelerin dokudan ve vücudumuzdan uzaklaştırılmadan tedavi olunması mümkün değildir. Tabiî ki, öncelikle toksin oluşumlarının durdurulması esas olacaktır. Sonraki dönemde bu toksinlerin uzaklaştırılmasına yönelik tedaviler uygulanmalıdır.

Nedene yönelik tedavi olmadığımız sürece, romatizmal ağrılı hastalıklarla hareket edemez hale geliriz. Sonuçta,  çeşitli ameliyatlarla ve platin-protez uygulamalarıyla ayakta kalmaya çalışırız. Ancak hiçbir zaman ağrılarımızdan kurtulamaz, ağrılarla yaşamaya devam etmek zorunda kalırız.

 

 

KARADENİZ KIYISI?NDA VARNA KLİMATOTERAPİ ENSTİTÜSÜ?NDE YAPILAN ARAŞTIRMALAR HEPARİN EKSİKLİĞİNDEN KAYNAKL

KARADENİZ KIYISI’NDA VARNA KLİMATOTERAPİ ENSTİTÜSÜ’NDE YAPILAN ARAŞTIRMALAR

HEPARİN EKSİKLİĞİNDEN KAYNAKLANAN ANİ ÖLÜMLER VE MİYOKARD İNFARKTÜSLERİ


21. asrın en çabuk ölüme götüren hastalıkları infarktüs hastalıklarıdır. Özellikle kalp infarktüs ölümleri, dünya istatistiklerine göre 1. sırada yer alır. İnfarktüs görülme yaşı 25’e kadar inmiştir.
Ani ölümler her geçen gün artmaktadır.Bu ani ölümlere sebep olan faktör, strestir.Stresin iki farklı tipi vardır.
Birinci tipi negatif strestir, yani ; ani üzüntü, ani kötü haber gelmesidir.Vücut Böbreküstü Bezinden Adrenalin salgılar.Bu Adrenalin, Heparin’i bağlayarak bloke eder.Böylelikle 5 litre kan dakikalar içerisinde pıhtılaşır ve ani ölüm gerçekleşir.
İkinci tipi pozitif strestir, yani ; büyük ani sevinçtir.Vücut Böbreküstü Bezinden yine Adrenalin salgılar ve yine bu Adrenalin, Heparin’i bağlayarak bloke eder.Böylelikle 5 litre kan dakikalar içerisinde pıhtılaşır ve ani ölüm gerçekleşir.
Hipertansiyon hastalarında -başlangıç evresinde olsa bile- kanın pıhtılaşmasında değişiklikler görülür. Hastalığın ilerlemesiyle kan damarları sertleşir, kanda hiperkoagülasyon görülür ve fibrinolitik sistem represe olur.
Kolesterol yanmayan skuvalen çekirdeğine sahiptir. Ultraviyole ışınların çocuklarda skuvaleni D vitaminine çevirdiği görülmüştür. Kolesterol vücutta 3 şekilde metabolize olur:
-    Seksojen hormonlarının yapısına girer.
-    Steroid hormonların yapımında kullanılır.
-    Safra asitlerini yapar.
Uzm. Dr. Neriman Karabaşoğlu’nun yaptığı araştırmada hipertansiyon hastaları 3 gruba ayrılmış ve her gruba klimatoterapi ve deniz tedavisi uygulanmıştır. Hastaların kolesterol seviyeleri her sabah ölçülmüş ve güneş (ultraviyole) tedavisinden sonra kolesterol seviyelerinde bir düşüş saptanmıştır. Tırnak derisinin mikroskop altında incelenmesiyle kolestrolun kan damarlarına yönelip çökerek aterosklerotik plak oluşturduğu fark edilmiştir.
Ayda 50 hasta ile 11 senede toplam 7200 hasta ile deneyler yapılmıştır.
Klimoterapi esnasında protrombin zamanının kısaldığı ve kan pıhtılaşmasının arttığı gözlenmiştir. Hipertansiyon hastalarında güneşe maruz kalındıktan sonra Heparin seviyelerinde düşüş görülmüştür. Heparin mastositlerden salgılanan ve normal kan değerleri 5-10 µ olan bir anti-koagülandır. Heparin eksikliğinin bütün koagülasyon sistemini represe ettiği fark edilmiştir. Hipertansiyon hastalarıyla deniz su tedavisine başlanmış ve tedaviden sonra da Heparin’in kan seviyelerinde 3-4 µ düşüş gözlenmiştir. Moskova’da Prof. Dr. B. A. Kudryashov yönetiminde farelerle yapılan deneylerde bu düşüş seviyelerinin nedeni açıklandı. Deney sırasında kullanılan fareler için stres ortamı yaratıldı. Bu gibi stres durumlarında suprarenal bezlerden salgılanan Adrenalin Heparin’i bağlayarak Heparin-Adrenalin kompleksini oluşturdu. İşlevini kaybeden Heparin sonucunda kan aniden pıhtılaşarak farelerin öldüğü gözlemlendi. Hipertansiyon hastalarında deniz tedavisinden sonra gözlenen Heparin düşüşünün nedeni soğuk su yüzünden strese giren vücudun salgıladığı Adrenalinin Heparini bağlayarak Heparin-Adrenalin kompleksini oluşturmasıdır. Hastalarda normal seviyelerde bulunan Heparin, fizyolojik sınırın altına düşüp hastaları infarktüse yaklaştırmaktadır. Heparin-Adrenalin kompleksleri hipertansiyon hastalarında ve özellikle damarlarında aterosklerotik plak bulunan hastalarda ani ölümlere miyokard infarktüsüne sebep olur. Ayrıca genç insanlarda aşırı sevinç ya da aşırı üzüntü sonrasında yoğun ve ani strese giren vücut Adrenalin salınımını arttırır ve Heparin seviyelerinde düşüşe neden olur. Fizyolojik sınırın çok altına düşen Heparin sağlıklı, genç (25 yaş) ve kan damarları steril (aterosklerotik plak bulunmayan) insanlarda bile ani ölümlere ve miyokard infarktüsüne neden olur. Bu infarktüs steril infarktüs olarak adlandırılmıştır.
Lipoprotein Lipaz (LPL), Heparini kofaktör gibi kullanarak lipitlerin sindirimini sağlar. Kronik hipertansiyon, diyabet, ateroskleroz hastalarında yüksek lipit içeren besinlerin tüketilmesiyle vücuda alınan lipit miktarı artar. Artan lipit miktarı sonucunda Lipoprotein Lipaz enzim aktivitesindeki artış Heparin kullanımını da artırır ve kandaki Heparin seviyesi düşer. Uzun süreli lipit ağırlıklı diyet sonrasında hipertansiyon, diyabet ve ateroskleroz hastalarında düşen Heparin seviyesi miyokard enfarktüslerine neden olur. Varna’da sanatoryumda yapılan bir deneyde hipertansiyon hastaları 2 gruba ayrılmıştır. 1. grup bitkisel yağlı diyete, 2. grup hayvan yağlı diyete konulmuştur. Bitkisel yağ ile beslenen hastaların Heparin değerlerinde herhangi bir düşme gözlenmezken, iç yağ ile beslenen hastaların Heparin seviyesinde düşüş gözlendi.
Özetle Heparin, Lipoprotein Lipaz enzimi ile birleşerek Lipidlerin Kolesterole dönmesini engelliyor.
Strese ve diyete bağlı Heparin düşüşlerinden korunmak için doymuş yağ içeren besinler yerine doymamış yağ içeren besinler tüketilmeli; stresli bir hayattan uzak durulmalıdır.Heparine dikkat, heparinimizi koruyalım.
Yakın zamanda sizlere Heparin içeren gıdaları bildireceğim.
YAKIN ZAMANDA MEDYADA YER BULAN, NEGATİF STRESTEN KAYNAKLANAN ANİ ÖLÜM HABERLERİ :
   Evinin yandığını gören muhtar kalpten öldü, (mavikocaeli.com.tr – 10.03.2013)
   Bıçağı görünce kalpten öldü, (demokratkocaeli.com – 27.02.2013)
   Anjiyo olmayı beklerken kalpten öldü, (manisagunebakis.com – 12.02.2013)
   Kiracısıyla tartışan ev sahibi kalpten öldü, (gercekkocaeli.com.tr – 14.09.2012)
   Yemekten sonra kalpten öldü, (gercekkocaeli.com.tr – 20.05.2012)
   Gelinini öldüren kayınpeder kalpten öldü, (focushaber.com – 09.05.2012)
   İtalya’da şok eden futbolcu ölümü! (live.sporx.com – 14.04.2012)
   Yayayı ısıran köpeğin sahibi kalpten öldü, (aksam.com.tr – 13.02.2012)
   Oğlunun üstüne ağaç düşen baba kalpten öldü, (zaman.com.tr – 29.10.2011)
   İntihara kalkışan kızın babası kalpten öldü, (yurthaber.mynet.com – 15.09.2011)
   Ortağının vurulduğunu görünce kalpten öldü, (yurthaber.mynet.com – 03.09.2011)
   Türkiye’de yılda 70 bin ani kalp ölümü oluyor, (haberturk.com – 19.01.2011)
   Cezaevinde kalpten öldü, (kenthaber.com – 23.07.2010)
   Eşi verem olunca kalpten öldü, (posta.com.tr – 28.05.2010)
   Doktor ‘’Kansersin’’ deyince kalpten öldü, (hurriyet.com.tr – 11.03.2009)







Etiketler:
heparin düşüşleri,
Heparin Eksikliği,
Heparin Eksikliğinden Kaynaklanan Acil Ölümler Ve Miyokard İnfarktüsleri,
seksojen hormonları






Önceki Yazı

Liposuction ( Yağ Alma/ Yağ...



Sonraki Yazı

Yumurta Sarısının...

Ağrı Haberci mi ? Hastalık mı?

Ağrı Haberci mi ? Hastalık mı ?

Ağrı ilk insan topluluklarından bu yana hekimleri meşgül etmiş ve tedavi etmek için çeşitli yollar denenmiştir. Hekimler pek çok yöntemi, bitkiyi ağrı kesici olarak kullanmışlardır. Hipokrat "divinum est opus sedare dolorem" ifadesiyle ağrı dindirmenin ilahi bir sanat olduğunu ifade etmiştir.

Yüzyıllardır “Ağrı” üzerinde gözlemler ve pek çok çalışma yapılmıştır. Ağrının sinir sistemindeki durumu, diğer vücut sistemleri ile olan ilişkileri ve ağrı yolları hakkında pek çok bilgi edinilmiştir. Cildimizde nosiseptör denen algılayıcılar dokunma bilgisini alıyor, omurga kanalı içerisinde yerleşmiş ve beyin-vücut arasında iletim görevi yapan bölgeye yani; medulla spinalise gönderiyor. Buradan bilgi, beyinin ilgili yerine ulaşıyor, algılanıyor, yorumlanıyor ve tekrar cildimize bilgi olarak dönüyor.

Ağrı duyusu da dokunma duyusu gibi, benzer yolu kullanıyor. Ancak iletim bölgesine uyarı bilgisi geldiğinde, uyaranın geçmesine izin veren ya da vermeyen kapı var bu yüzden her uyaran ağrı olarak algılanmayabiliyor, zararlı-toksik uyaranlar ağrı olarak yorumlanıyor. Buna ağrının “kapı kontrol teorisi” deniyor.

Vücudumuzda bir de kendi kendine çalışan otonom sinir sistemi var. Bu sisteme düzenlenebilir anlamında “vegetatif sinir sistemi (VSS)” deniyor. VSS saç ve tırnak hariç tüm vücudumuzu ağ gibi sarıyor. Omurga ve beyin önemli VSS elemanları. Vücut salgıları, sıvı dengesinin düzenlenmesi, tüm iç organlarımızın çalışması bu sistemin denetiminde, düzenlenmesiyle oluyor.  Bedenin bütün hücrelerini birbirinden haberdar ediyor. Bu iletişim ağı nedeniyle, ağrının tüm oluşum ve iletim mekanizmalarında büyük rol alıyor. Bu sistemde hata oluşması, sistemin sürekli uyarı altında olması ağrının kronikleşmesine (devamlı olmasına) neden olabiliyor. VSS üzerinden yapılan özel tamamlayıcı tıp tedavilerine “Nöralterapi” deniyor.

Ağrı aslında vucudumuzda bir şeylerin yolunda gitmediğinin habercisi. Bu ya, bir toksik-zararlı maddenin atılamaması veya zararsız hale getirilememesi durumunu ya da hücresel düzeyde bir eksikliğin (minarel, vitamin, yağ v.b) karşılanamamasıdır. Bunların dışında zararlı manyetik (elektrik, radyasyon v.b) dalgalara maruz kalma durumu da şiddetli süregelen ağrılara neden olabilmektedir.

Günümüzde kullanılan klasik-geleneksel tıp metotları; ağrı kesici ilaçlar ve girişimlerle ağrıyı baskılayarak tedavi etmeye çalışıyor. Bu yaklaşım belki de günümüz geleneksel tıbbının “ağrı tedavisinde” en büyük yanılgılarından birisi. Ağrıyı tamamen yok etmeden önce yada ilaçlarla baskılamadan, ağrıya sebep olan faktörlerin saptanması ve bunların düzeltilmesi gerekiyor.

Geleneksel tıp yaklaşımı ile; nasıl ki, ani karın ağrısı ile acil servise başvuran hastaya neden bulunmadan ağrı kesici yapılmamalı ilkesi benimsenmişse, kronik ağrısı olan hastada da ağrıyı oluşturan temel sebebe yönelik araştırma ve tedaviler kullanılmalıdır. Ani karın ağrısı hastasına ağrı kesici uygulanması sonucunda bir organ bozukluğunun farkedilmesi geciktirilerek daha kötü sonuçlara sebep olunuyorsa, kronik ağrı hastalarının gerçek ağrı sebeplerinin saptanmadan ağrıları baskılandığında da daha kötü sonuçlara sebebiyet verilmektedir.

Ağrı kesici ilaç uygulamaları sonucu ağrının baskılanması ile, kronik hastalıkların tedavi edilmesi gecikmekte ve hastalık ilerleyerek devam etmektedir. Gerçek sebep saptanmadığından tedaviye sürekli yeni ilaçlar ve ameliyatlar eklenerek ağrı baskılaması sürdürülmeye çalışılmaktadır. Beden ise ağrısının anlaşılamaması sonucunda, hiç bir baskılayıcı ilaç, girişimsel tedaviler ve cerrahi tedaviye yanıt veremez hale getirilmektedir. Bunların sonucunda da sürekli ilaç kullanmamız gereken kronik hastalıklar ve ağrıyı dindirmeye yönelik girişimsel ve cerrahi uygulamalar ortaya çıkmaktadır. Ancak yine de ağrı yeterince kontrol altına alınamamakta, artarak devam etmektedir.

Ağrı başlangıçta ve doku organ bozuklukları oluşana kadar geçen sürede bir habercidir. Ancak bu haberci anlaşılamazsa doku-organ bozuklukları gelişecektir ve ağrı artık bir hastalık haline gelecektir. Ağrı tedavi edilmezse beraberinde, bir çok kronik yandaş hastalık gelişecektir.

Ağrının bedenimizde yolunda gitmeyen şeylerin habercisi olduğunu belirtmiştik, bu nedenle süregelen ağrıya eşlik eden bir çok kronik hastalık vardır. Bunların başlıcaları; irritabl barsak sendromu (spastik kolon), reflü, basur, fissür, gıda intoleransı-alerjisi, alerjik astım, alerjik cilt reaksiyonları, dermatitler, şeker hastalığı, hipertansiyon, kolesterol yüksekliği, karaciğer yağlanması veya hepatitler, romatizmal hastalıklar, osteoporoz, alzaimer, miğren atakları, kronik yorgunluk sendromudur.

Bu aşamada "Ağrı" nın anlaşılması, mekanizması, tedavisi  oldukça zor ve karmaşık hale gelmektedir. Ağrı kliniğimizde uygulanan, detaylı hastalık hikayesi, özel muayene metodları ve özel tanı testleri ile ağrının nedenleri tam olarak ortaya konmaktadır. Ağrı haberci pozisyonda, "Nöralterapi" ve diğer "Tamamlayıcı Tıp" yöntemleriyle tedavi edilmektedir. Ağrı, hastalık düzeyine gelmiş durumda ise bu aşamada klasik-geleneksel baskılayıcı medikal tedaviler ve "Radyofrekans (RF)" uygulamaları ile "Girişimsel Ağrı" tedavi yöntemleri kullanılmaktadır.

Yumurta Sarısının Kolesterol İle İlişkisi

   YUMURTA SARISININ KOLESTEROL İLE İLİŞKİSİ

Uzmanlığımın ilk senelerinde hipertansiyon hastalarının kolesterolleri üzerine çalışmalarım oldu. Daha sonra kan pıhtılaşmasını engelleyen yani kanı sulandıran heparin üzerine bir çok deneyimlerde bulundum. Bilgilerim doğrultusunda  heparin bu özelliği ile kolesterole kan damarlarını tıkamasına izin vermiyor ve tıkanmayı engelliyor diyebiliriz. Lipoprotein lipas enzim, yağları eriterek kolesterol olmasını engelliyor.

Bununla birlikte yumurtanın sarısının iç organlardan sonra(karaciğer, böbrek vs.) kolesterol değerlerinin en fazla olduğu bilgisi herkesçe kabul edilmekte. Fakat bu bilgi; yumurta yemenin veya yumurtanın zararlı olduğu anlamını çıkarmamalı. 

Bunu kısaca şöyle açıklayabilirim; bizim bünyemizde bütün maddeler (protein,karbonhidrat, yağlar vs.) hücrelerde yanıyor, sonuç karbondioksit ve su..

Fakat bünyemizde bir tek yanmayan madde, kolesteroldür. Metabolizmaya giriyor ve ;

1-       steroid hormonların yapısı sağlıyor,

2-       seksual hormonların yapısına giriyor,

3-       safra asitlerinin üretimine giriyor,çocuklarda D vitami yapıyor.

 

50'li yaşlardan sonra insanlarda seksual hormonlarının azalması sebebiyle kolestrol, seksual hormonların yapısına giremiyor (yani vücuda yarar sağlamıyor) ve kan damarlarına doğru LDL(kötü kolestrol) olarak yöneliyor.Bunu aynen yumurtayla ilişkilendirebilirsiniz. Belli bir yaşa kadar vücutta belli yararları gözlenen kolesterol içeren besin maddelerinin belli bir yaştan sonra yarar sağlayan yapılara yönelmeyip kötü sonuçlar doğuracak yerlere yönelmesi çıkarabileceğimiz bir sonuçtur.

Bundan dolayı kısaca şöyle söyleyebiliriz. Şöyle ki;  Belli bir yaşa kadar kolestrol ve dolayısıyla yumurtanın sarısı yararlı fakat belli bir yaştan sonra ise aynı oranda yarar söz konusu değildir.

Erkekler 60 yaşına kadar, kadınlar ise 50 yaşına kadar her gün 1 sayı ve yine erkeklerde 60 yaşından sonra,kadınlar ise 50 yaşından sonra haftada 1 sayı tüketmelidir.

"Genç yaşta yumurta istenilen oranda tüketilebilir fakat belli bir yaşın üstünde ise daha kontrollü tüketilmesi gerekmektedir."

 

Ağrı Tedavisi Nasıl Olmalıdır

İlgili Soru ve Cevaplar




Impengiment sydrome
Merhaba Doktor Bey,
Ingiltere`de yasiyorum. Sol omuzumda surekli bir agri, guc kaybi ve hareket zorlugu sikayetleriyle aile doktoruna gittim. Impengiment sydrome dedi ( ortopedist`e yonlendirmeden, mr cekilmeden......

Doç. Dr. Alper KAYAOrtopedi ve Travmatoloji (İstanbul - KADIKÖY)


Diğer İlgili Soru ve Cevaplar İçin Tıklayın


Ağrı Haberci mi ? Hastalık mı ?

Ağrı ilk insan topluluklarından bu yana hekimleri meşgül etmiş ve tedavi etmek için çeşitli yollar denenmiştir. Hekimler pek çok yöntemi, bitkiyi ağrı kesici olarak kullanmışlardır. Hipokrat "divinum est opus sedare dolorem" ifadesiyle ağrı dindirmenin ilahi bir sanat olduğunu ifade etmiştir.

Yüzyıllardır “Ağrı” üzerinde gözlemler ve pek çok çalışma yapılmıştır. Ağrının sinir sistemindeki durumu, diğer vücut sistemleri ile olan ilişkileri ve ağrı yolları hakkında pek çok bilgi edinilmiştir. Cildimizde nosiseptör denen algılayıcılar dokunma bilgisini alıyor, omurga kanalı içerisinde yerleşmiş ve beyin-vücut arasında iletim görevi yapan bölgeye yani; medulla spinalise gönderiyor. Buradan bilgi, beyinin ilgili yerine ulaşıyor, algılanıyor, yorumlanıyor ve tekrar cildimize bilgi olarak dönüyor.

Ağrı duyusu da dokunma duyusu gibi, benzer yolu kullanıyor. Ancak iletim bölgesine uyarı bilgisi geldiğinde, uyaranın geçmesine izin veren ya da vermeyen kapı var bu yüzden her uyaran ağrı olarak algılanmayabiliyor, zararlı-toksik uyaranlar ağrı olarak yorumlanıyor. Buna ağrının “kapı kontrol teorisi” deniyor.

Vücudumuzda bir de kendi kendine çalışan otonom sinir sistemi var. Bu sisteme düzenlenebilir anlamında “vegetatif sinir sistemi (VSS)” deniyor. VSS saç ve tırnak hariç tüm vücudumuzu ağ gibi sarıyor. Omurga ve beyin önemli VSS elemanları. Vücut salgıları, sıvı dengesinin düzenlenmesi, tüm iç organlarımızın çalışması bu sistemin denetiminde, düzenlenmesiyle oluyor.  Bedenin bütün hücrelerini birbirinden haberdar ediyor. Bu iletişim ağı nedeniyle, ağrının tüm oluşum ve iletim mekanizmalarında büyük rol alıyor. Bu sistemde hata oluşması, sistemin sürekli uyarı altında olması ağrının kronikleşmesine (devamlı olmasına) neden olabiliyor. VSS üzerinden yapılan özel tamamlayıcı tıp tedavilerine “Nöralterapi” deniyor.

Ağrı aslında vucudumuzda bir şeylerin yolunda gitmediğinin habercisi. Bu ya, bir toksik-zararlı maddenin atılamaması veya zararsız hale getirilememesi durumunu ya da hücresel düzeyde bir eksikliğin (minarel, vitamin, yağ v.b) karşılanamamasıdır. Bunların dışında zararlı manyetik (elektrik, radyasyon v.b) dalgalara maruz kalma durumu da şiddetli süregelen ağrılara neden olabilmektedir.

Günümüzde kullanılan klasik-geleneksel tıp metotları; ağrı kesici ilaçlar ve girişimlerle ağrıyı baskılayarak tedavi etmeye çalışıyor. Bu yaklaşım belki de günümüz geleneksel tıbbının “ağrı tedavisinde” en büyük yanılgılarından birisi. Ağrıyı tamamen yok etmeden önce yada ilaçlarla baskılamadan, ağrıya sebep olan faktörlerin saptanması ve bunların düzeltilmesi gerekiyor.

Geleneksel tıp yaklaşımı ile; nasıl ki, ani karın ağrısı ile acil servise başvuran hastaya neden bulunmadan ağrı kesici yapılmamalı ilkesi benimsenmişse, kronik ağrısı olan hastada da ağrıyı oluşturan temel sebebe yönelik araştırma ve tedaviler kullanılmalıdır. Ani karın ağrısı hastasına ağrı kesici uygulanması sonucunda bir organ bozukluğunun farkedilmesi geciktirilerek daha kötü sonuçlara sebep olunuyorsa, kronik ağrı hastalarının gerçek ağrı sebeplerinin saptanmadan ağrıları baskılandığında da daha kötü sonuçlara sebebiyet verilmektedir.

Ağrı kesici ilaç uygulamaları sonucu ağrının baskılanması ile, kronik hastalıkların tedavi edilmesi gecikmekte ve hastalık ilerleyerek devam etmektedir. Gerçek sebep saptanmadığından tedaviye sürekli yeni ilaçlar ve ameliyatlar eklenerek ağrı baskılaması sürdürülmeye çalışılmaktadır. Beden ise ağrısının anlaşılamaması sonucunda, hiç bir baskılayıcı ilaç, girişimsel tedaviler ve cerrahi tedaviye yanıt veremez hale getirilmektedir. Bunların sonucunda da sürekli ilaç kullanmamız gereken kronik hastalıklar ve ağrıyı dindirmeye yönelik girişimsel ve cerrahi uygulamalar ortaya çıkmaktadır. Ancak yine de ağrı yeterince kontrol altına alınamamakta, artarak devam etmektedir.

Ağrı başlangıçta ve doku organ bozuklukları oluşana kadar geçen sürede bir habercidir. Ancak bu haberci anlaşılamazsa doku-organ bozuklukları gelişecektir ve ağrı artık bir hastalık haline gelecektir. Ağrı tedavi edilmezse beraberinde, bir çok kronik yandaş hastalık gelişecektir.

Ağrının bedenimizde yolunda gitmeyen şeylerin habercisi olduğunu belirtmiştik, bu nedenle süregelen ağrıya eşlik eden bir çok kronik hastalık vardır. Bunların başlıcaları; irritabl barsak sendromu (spastik kolon), reflü, basur, fissür, gıda intoleransı-alerjisi, alerjik astım, alerjik cilt reaksiyonları, dermatitler, şeker hastalığı, hipertansiyon, kolesterol yüksekliği, karaciğer yağlanması veya hepatitler, romatizmal hastalıklar, osteoporoz, alzaimer, miğren atakları, kronik yorgunluk sendromudur.

Bu aşamada "Ağrı" nın anlaşılması, mekanizması, tedavisi  oldukça zor ve karmaşık hale gelmektedir. Ağrı kliniğimizde uygulanan, detaylı hastalık hikayesi, özel muayene metodları ve özel tanı testleri ile ağrının nedenleri tam olarak ortaya konmaktadır. Ağrı haberci pozisyonda, "Nöralterapi" ve diğer "Tamamlayıcı Tıp" yöntemleriyle tedavi edilmektedir. Ağrı, hastalık düzeyine gelmiş durumda ise bu aşamada klasik-geleneksel baskılayıcı medikal tedaviler ve "Radyofrekans (RF)" uygulamaları ile "Girişimsel Ağrı" tedavi yöntemleri kullanılmaktadır.

 

 
fx15 rephair formoline epila tüy dökücü indir diyet zayıflama